8 Kasım 2008

Şişe

Bu gece de şişedeyim,
Kana kana boşalttığım, ağlayarak doldurduğum,
Tüm yaşamımı eritip içine sıktığım,
Boğduğum ve boğulduğum.

Bu gece de şişedeyim,
Kapağını erken açtığım, sonra da kaybettiğim,
Aklımı ve hislerimi içine işediğim,
Korktuğum ve korkuttuğum.

Bu gece de şişedeyim,
Dibine bakmadan dudağıma dayadığım,
İçini zehir gibi içime saldığım,
Üzdüğüm ve üzüldüğüm.

Bu gece de şişedeyim,
Azapsız bitsin diye sarıldığım,
Mapus gibi içine saklandığım,
Asimetrik bir şişedeyim.

08.11.2008 - Ümraniye - İstanbul

4 Kasım 2008

Marsıklar

Ne talihsiz kuşlardır onlar,
Başkaları için yaşayıp, kendileri için ağlayanlar,
Çok şefkatli olduklarını düşünüp,
Bedava aldıkları yüreği avutanlar,
Aptallar,
Masum ilan ettikleri cehaletlerine saklananlar,
Başkalarını mutlu etmeye çalışırken,
Kararanlar, sapanlar ve tutunamayanlar,
Biricikliklerinden bihaber,
Ezdikçe yok ettikleri,
Yok ettikçe özledikleri,
Ahmakça dışarıya bakıp,
Kaybettikleri benliklerini arayanlar.

Biz neyseki onlardan olmadık,
Tavanda sürekli gargara yapan kumrular gibi,
Ilık ve mis kokulu,
Kendi kendimize sımsıkı sarıldık,
Isıttık,
Sevdik aynadaki çirkince yüzü,
O yüzü hürmetine açtık gönlümüzü,
Güvercinlere sırnaştık,
Barış tutsun diye eğriliğimiz,
Hiç kendimize acımadık,
Kendimiz için yaşayıp,
Hep başkaları için ağladık.
Hiç gocunmadık.

Onlar kovdular, uzak durdular,
Kendilerini yutturanlar ve yaşama satanlar,
Onlar ellerini taşın altına soktular,
Soktukları kadar yok oldular,
Farkında olmasınlar,
Kendilerini inkarın,
En azimli ebesi,
Yürek tanelerini kıyan mezbahanenin,
En heybetli efendisi olsunlar,
Sevgilerini yüceltip seni bencil sansınlar,
Bırak agam,
Onlar kayboldukları kadar yaşasınlar,
Başkaları için yaşayıp, kendileri için ağlayanlar.

04.11.2008 - Taksim - İstanbul

1 Kasım 2008

Vurgun

O gece,
Bir mızrak gibi saplandım ateşin göbeğine,
Hiç ses çıkaramadı yüreğin,
Ağladı sarsa sarsa vücudunu,
Cayır cayır ağladı.
Acıyla inleyerek ağladı.
Tüm sevenlerin,
Ağır geldi hızla gelişim, saplanışım ve orada kalışım.

Ben gelmeden önce sakin ve sessizdi gecen,
İsimsiz ve kimsesizdi içindeki gölgeler.
Bir hülyanın yalan mutluluğu vardı gözlerinde,
Her duvarında,
Resimsi bir içe dönüklük hali,
Şarkımsı bir neşe hali.
Ankara'nın dumanlı binaları gibi,
Boğaz'ın sis çökmüş kış sabahları gibi,
Mordoğan'ın kara kayalıkları gibi,
Karadeniz'in kavgacı dalgaları gibi,
Ben gelmeden önce,
Tatsızdı herşey; farkında değildin.

O gece arşa doğru şahlandığımda,
Kimsenin haberi yoktu, yola çıktığımdan,
Zehir gibi savrulduğumdan ve hızla yükseldiğimden,
Hükmü ağzımı kesen bir bıçaktı,
Söylemedim kimseye; anlatmadım dostlara.
Kan akıyordu zaten benden,
Akacağı kadar akmamıştı;
Hepsi boşalmalıydı bedenimden.
Her damlası mest olur gibi inecekti yeryüzüne,
Aktıkça hızlanacaktım,
Hızlandıkça hırslanacaktım,
Sarhoş edercesine,
Kendinden geçercesine,
Kesilmiş bir şah damarıdan kanın fışkırışı gibi,
Azrailin gözleri gibi,
Hırslanacaktım.

O gece arşın kubbesini yırtarken,
Yanından geçtiğim her yıldızı söndürdüm ben,
Mehtabın izini sildim gökyüzünden,
Karanlıkta uçan kuşları da aldım yanıma,
Hep birlikte yardık semayı,
Çığlığımızla deldik kulakları,
Uykunun derinliğindeki rüyaları,
Katliamları, hayvansı kovalamacaları, kabusları,
Mezarların yalnız taşlarını,
Sallanan selvi gölgelerini,
Soğuk yastıkları,
Yalnızları ve onların yalnızlıklarını,
Seni, ve senin girdaplarını.
Karmaşanın babası olacağımıza ant içtik,
Pes etmeyeceğimize ve ilerleyeceğimize.

O gece üzerinden geçerken bulutların,
Tüm azmim senin üzerineydi,
Her meridyende seni hissettim tekrar tekrar,
Mavi göğün ceninini bile gördüm gözlerinde,
Yarı saydam bir yaprak gibi yumuşaktı,
Masum ve şehvetliydi.
Kuşlar ve ben, hep birlikte görüyorduk,
Gülümseyişin,
Ağmaların gözlerini kamaştırırdı, inan.
Hızımızı kesersek göremezdik,
Ardımıza ne bıraktıysak yok oldu gücümüzden,
Sarsmak için yola çıkmıştık,
Gözlerinden ve gülümsemenden güç aldık.

Yolun sonuna geldiğimde,
Kan kalmamıştı damarlarımda,
Tüm zihnimin tek durağı olmuştu hedefim,
Zerafetimin doruk noktasındaydım,
Asaletimin zirvesine tırmanmıştım,
Hatıralarının değerini yerle bir etmeye geliyordum,
Yüceliğinin mihrabını yakmaya geliyordum,
Bunu düşündükçe hızlanıyordum,
Öyle sert geliyordum ki,
Ankara'nın dumanlı binaları da,
Boğaz'ın sis çökmüş kış sabahları da,
Mordoğan'ın kara kayalıkları da,
Karadeniz'in kavgacı dalgaları da.
Sustu.
Hepsi sustu.

Son nefesimden önce kanatlarımı açtığımda,
Senin adını söyledim kuşlara,
İşte o anda,
Kuşlar el pençe çırpınırken,
Oradan oraya savrulurken,
Birbirlerinin gözlerinden kaçışırken,
Bir mızrak gibi saplandım ateşin göbeğine,
Hiç ses çıkaramadı yüreğin,
Sarsıla sarsıla ağladı,
Cayır cayır ağladı.
Acıyla ağladı.
İşte bu vurgundu,
Ağır geldi hızla gelişim, saplanışım ve orada kalışım.

01.11.2008 - Taksim - İstanbul

29 Ekim 2008

Cumhuriyet

Benden yaşça çokça büyüksün. Yani bir nevi dedemsin ve büyüğümsün. Ama farketmez benim dostumsun. Görünen o ki, sen bir lidersin; arkandan milyonları sürükleyensin. Ben de arkandayım; yürüyorum, adına gözlüyorum. Her liderin olduğu gibi senin de yalakaların, gösteriden hoşlanan, cümbüşlü aşıkların var. Her liderin olduğu gibi senin de arkandan sessizce gelen ama diğerlerinden çok daha kuvvetli, inançlı ve ihtiraslı koruyucuların var. Sen hangisini seversin bilmiyorum ama ben orada bir yerdeyim bilesin. Her liderin olduğu gibi sen mi güruhun koruyucususun, yoksa güruh mu senin koruyucun belli değil; kim daha güçlü ki, diğerini korusun? Biz daha güçlüyüz ancak biz olduğumuzda. Her liderin olduğu gibi senin de düşmanın çok, rakibin bol. Sıkmıyorsun canını, biliyorsun biz sana, sen bize aitsin. Birbirimizi yüceltmeye gerek yok, yaşattıkça yaşayabiliriz; biliyoruz ve ilerliyoruz. Dostum, doğum günün kutlu olsun...

20 Ekim 2008

Zamanı Alt Etmek

Bir dağa çıkmak için en geç vakit nedir sizce?
Sabah mı yola çıkmak gerek ille de?
Öğlene kadar uyusak,
Kalkıp ballı zeytinli bir kahvaltı yapsak,
Sonra yavaş yavaş yola çıksak,
Dağa çıkacağımızı bilerek, inanarak çıksak.

Hatta kahvaltıdan sonra,
Yola çıkmadan önce,
Biraz kitap okusak,
Biraz odun kırsak,
Terlesek ve duş alsak,
Serinde bir sandalyeye otursak,
Gözlerimizi yumsak,
Hayal kursak,
Saçlarımızı kıvırsa rüzgar,
Beklesek birkaç saat,
Sonra yavaştan doğrulsak,
Akşam sefaları kokularını bırakırken tenhaya,
Arılar dönerken yuvalarına,
Papatyalar yüzlerini dönerken birbirlerine,
Biz yola çıksak.

Dağa çıkmanın saati yoktur aslında,
Çıkmaya cesaretiniz olsun.
Yaşama gönlünüz olsun.
Dağa çıkmanın saati yoktur,
Yeter ki yola çıkmaya cesaretiniz olsun.

20.10.2008 - Kalamış.İstanbul

29 Eylül 2008

Mutfaktaki Fare

Üniversite yıllarında sürekli gittiğim bir kafe vardı; ismi Dıgıl'dı.
İzmir'in, Bornova'sının, Küçük Park'ın sonundaydı;
Kafe'nin ön tarafında, kaldırımın üzerinde loş bir bahçesi,
İçinde yarı aydınlık sedirleri,
Arka tarafında mutfağı,
Hemen mutfağın yanında da tuvaleti vardı.

Günlerden bir gündü,
Yine o kafe'de oturuyordum.
Ard arda çayları deviriyordum.
Saatler geçtikçe geçiyordu,
Çayların özü bende kalıyor,
Kalanı yavaştan kasıklarımı sıkıştırıyordu.
Yerimden kalktım ve tuvalete doğru ilerledim.
Vardığımda tuvaletin dolu olduğunu gördüm, ve bekledim.

Beklerken,
Bir ileri, bir geri o daracık yerde volta atarken,
Bir yandan da mutfakta çalışan o üniversite öğrencisinin telaşesini incelerken,
Mutfağın tavanını kaplayan yarı saydam sundurmadan sızan güneş ışığıyla ısınmaya çalışırken,
Tavanla duvar arasında ani bir hareketi farkeder farketmez,
Zamanda ve saniyelerde,
Dengesini kaybeden bir farenin musluğun önüne düşüşüyle,
Hayretim,
O mekanda tüm yediklerim ve tüm içtiklerim,
Gözümün önünden geçerken,
Aynı zamanda,
Zamanda ve saniyelerde,
Fare demir lavabonun içindeyken,
Acele ile oraya buraya tırmanmaya çalışırken,
Sanki o mekanda çalışanlardan biriymiş de,
Kirli elleri havada müşteriyle ansızın karşılaşmış gibi,
Sanki utanarak ortalıktan yok olmaya,
Dıgıl'ın sahibini soktuğu durumun utancıyla,
Elem ve aptallığına küfrederek,
Yerli yerinde patinaj çekerken,
Mantığım bu sevdiğim mekanın tüm güzelliklerini kaybetmemek adına,
O mekanda daha yapılacak onca muhabbeti gelecekte var etmek adına,
Muzur farenin yaptığı gafı meşrulaştırmaya,
O semtteki tüm kafelerin, mutfaklarındaki tüm fare ve hamam böcekleri adına,
Diğerleri arasından sevdiğimi,
Dıgıl'ı ve anılarımı günahsız olarak ilan etti.

Aklım,
Saniyeler içinde, gördü, duydu ve tarttı,
Saniyeler içinde,
O ana kadar orada söylenenleri, yapılanları, yiyilip içilenleri tek tek zihnetti,
Benzerlerini elden geçirdi,
Bornova'da gittiğim tüm kafeleri,
Onların fayansla kaplı kirli mutfaklarını,
Tozlu masalarını,
Üzerine kül yapışmış tabaklarını,
Dudak izi taşıyan bardaklarını,
Parmak izinden haritaya dönmüş çatal, bıçak ve kaşıklarını,
Kayıtlarını tek tek inceledi.
Sürekli görmezden gelişimi zihnetti.

Benzerlerini elden geçirdi,
Tuvaletlerindeki,
Parmak ucuyla tutmaya çalıştığım kirli su bakraçlarını,
Kolumla çevirmeye çalıştığım, yağlı ellerle tutulmuş ve bırakılmış kapı kollarını,
Bir önceki misafirin ılıklığını taşıyan, köpükleri sönmeye yüz tutmuş sabunlarını,
Benden önceki onca misafirin dışkı kokusunu taşıyan rutubetli havasını,
İçime soluyuşumu, solumamak için direnişimi ama saniyeler sonra teslim oluşumu,
Dayanabilmek için burnumu kazağıma dayayışımı,
Defalarca bunu tekrarlayışımı,
Tek tek inceledi.
Sürekli görmezden gelişimi zihnetti.

Benzerlerini elden geçirdi,
Aşçısının kolundan süzülen ter damlalarını,
Garsonun başından düşen saç tellerini,
Kapıların arkasına kaçan hamam böceği silüetlerini,
Fokurdayan bayat yağları,
Pörsümüş domatesleri,
Kenarında el izi kalmış ekmek dilimlerini,
Tek tek inceledi.
Sürekli görmezden gelişimi zihnetti.

Benzerlerini elden geçirdi,
Kasiyerlerin bayat iyi akşamlar dileklerini,
Gidecek paketi beklerken, bir yandan da televizyona bakarken, burnunu karıştıran komilerini,
Açıkta duran, onlarca kişi tarafından parmaklanmış küp şekerini çayıma atışımı,
Belki beş, belki on defa masaya dökülmüş, kalkmadan önce de yerine konmuş kürdanları,
Önce karşımdaki esnafın kel kafasına,
Ardından üzerine toz birikmiş florasan lambaya,
Akabinde yemeğime konarak vızıldayan iki kardeş kara sineği,
Hatırından geçirdi,
Sürekli görmezden gelişimi zihnetti.

Aklım,
Saniyeler içinde, gördü, duydu ve tarttı,
Saniyeler içinde,
Bir anda farenin yarattığı patırtıyla sökülen fişleri,
Yine beynimde yerlerine geri taktı;
Tüm garipliği ve acayipliği meşrulaştırdı.
Edepsiz ve pis bir durumu kabullendi ve görmezden geldi.

Aklım bir karar verdi.
O günden sonra,
Bu saçma gibi görünen,
Biraz komik, biraz trajik,
Birak bencil ve son derece subjektif,
Ama bir o kadar insana özgü görmezden gelişi,
ve benzer görmezden gelme eğilimlerini,
Yaşamı yaşanılır kılan tüm es geçişlerini,
Göz yumuşlarını, kulak tıkayışlarını,
Acizliği ve zaafları,
Taraflı hareketleri,
Bir beyin hücremin içine yerleştirdi,
Aklım bir karar verdi.
Bu ve benzeri tüm durumları "Mutfaktaki Fare Sendromu" olarak isimlendirdi.

Mutfaktaki Fare Sendromu heryerdeydi,
Onlarca insanın tüm vücut deliklerinden girip çıkan suyunun ağzıma kaçtığı havuz sefamda,
Otobüste yanımdaki şişman adamın buram buram ter kokusuyla yaptığım yolculukta,
Mıncıklanmaktan parçalanmış paraları kasaya koyan ellerle sarılan dürümümde,
Misafirliğe gittiğim evin sevişme çıktıları ile bezenmiş koltuğuna oturuşumda,
Isınmak için baş tarafı, ayak tarafı belli olmayan battaniyeye sarılışımda,
Bir kaç saat önce çobanın işediği ağaç gövdesine dayanarak dinlenişimdeydi.

Mutfaktaki Fare heryerdeydi,
En son neyi karıştırdığı, nereyi tuttuğu, nereyi kaşıdığı belli olmayan onca el ile tokalaşmamda,
Orada oturup beklerken,
Onca amcanın saç derisinden kopan kepek parçalarının içinde süzüldüğü,
Onca teyzenin ağız kovuklarında demlenen yemek kokularının özgürce dağıldığı,
Onca amcanın koltuk altlarında ekşidikçe ekşimiş ter buharının karıştığı,
O tozlu gibi duran, bulanık ve rutubetli havayı saatlerce soluyuşumdaydı.

Mutfaktaki fare heryerdeydi,
Dudaklarından öperken keyif aldığımız manitanın üstümüze fırlayan tükürüğünden kaçışımızda,
Uzak arkadaşımızın tatlısından bir parça yemek için yakın arkadaşımızın kaşığına uzanışımızda,
Kendi kakamıza dokunuşumuzda,
Kışın sıkışıp tuvaletimizi yaparken çıkan buharın yükselerek yüzümüze çarpışında,
Oramıza buramıza parfüm sıkışımızdaydı.
Hayatın gerçeklerine karşı acizliğimizde ve basiretsizliğimizdeydi,
İnsansı gerçekliğimizdeydi.

Mutfaktaki fare heryerdeydi,
Sadece biraz huzurla, biraz heyecanla yaşayabilmek içindi,
Görmezden geliyorduk tüm iğrenç halleri,
Duymazdan geliyorduk küfürlerin anlamlarını,
Hem söylediklerimizi, hem bize söylenenleri,
Gülümsüyorduk, komikleştiriyorduk.

Mutfaktaki fare aslında bir teslimiyetti,
Hayatın ve insanın gerçekliğine bir teslimiyet.
Bize öğretilen temizlik veya mide bulantısı bilincine ters düşen,
Ama küçüklüğünü, zamansı kısalığını veya mekansı darlığını idare ettiğimiz,
Arsız kaçamaklardı,
Kontrol edemediğimiz lineer olmayan yaşam denkleminde,
Bilip de bilmezlikten gelme sanatıydı,
Görüp de görmezlikten gelme oyunuydu,
Aklımıza geldiğinde gözlerimizi kapayıp başımızı diğer yana çevirdiğimiz
Ve bunu hergün onlarca kez tekrarlayışımızdı.

Öylesi görmezden gelme ve idare etme becerimiz vardı aslında,
Yaşamdaki olağanüstü çelişkilere karşı; çokça geniş ve esnekti gönlümüz,
O zaman peki,
Esnekliğimizi daha da genişletmekte neden bu denli direnç gösteriyorduk,
Hataları neden iyice büyütme eğilimine girip, yaşamı iyice zorlaştırıyorduk,
Neden sevgimizi bir yana koyup hayatımızdaki en değerli varlıkları ..ktan nedenlerle silebiliyorduk,
Neden biraz daha esnek olmuyorduk farklı değerlere karşı,
Önemleri arttığında, zamanca uzadıklarında, beklentilerimiz kabardığında,
Görmezden gelemeyişimizin,
Yargılarımızda keskinleşmemizin,
Nedeni ne idi?
Biraz zorlasak,
Her olaya biraz daha "Mutfaktaki Fare" gibi baksak,
Bu sendromu biraz daha yüceltip, insanlığımız ile barışsak,
Egomuzu dindirip, eşitliğimize odaklansak,
Paylaşmayı öğrensek,
İyelikten aidiyete doğru süzülsek,
Ne mutlu olurduk kim bilir?
Ne mutlu.
Garip dediğin nedir ki?
Garip dediğin nedir ki?

25 Eylül 2008

Sen Aramızdasın

Aramızdasın, sessizleştiğinde gökyüzü
Sel gibi yağmaktasın gözlerimden,
Aramızdasın, belli belirsiz bedeninde bulutların,
Sinsi bir yağmurun gökyüzünde yoğunlaşması gibi yavaş yavaş,
Aramızdasın, izafi derinliğinde gözlerinin,
Hor görebilirsin gülümseyişini güneşin,
Aramızdasın, ısınırken tenin sıcağımdan,
Alev alev yanacaksın oysa; bihabersin,
Aramızdasın, için için zenginleşen duygularında,
İçimde renk değiştiren bir ses gibi,
Aramızdasın, tedirgin edici ve yabancı,
Celali bir efsanenin gün ışığına çıkışı gibi,
Aramızdasın, coşkulu, etkili ama yıpratıcı,
Ama sevilesi ve özlem içinde,
Artık aramızdasın, ruhum, sen ve bedenim.

Aramızdasın, mimarı yok bu manzaranın,
İnşası doğal ve narin,
Aramızdasın, çözülecek düğümlerin,
Zırhım içinde kavrulurken bedenin,
Aramızdasın, telvesi kalır yüreğimde,
Bedenin olmasa da hevesin uçuşur hatırımda,
Aramızdasın, süzülürken rüyalarımda,
Sönmeyecek sanacağız umutla,
Aramızdasın, külleri bile değerli olacak,
Emsali zehra bir melek gibi konacak,
Aramızdasın, yargılanmayacak asla,
Hürreyeti yaka yaka patlatacağız göklerde,
Aramızdasın, hiç unutmayacağız biz,
Artık aramızdasın, ruhum sen ve bedenim,
Anlıyor musun?

25.09.2008 - Fenerbahçe. İstanbul

Nostalji

Sözde Şair'in Aşk Hakkındaki Yanılgısı

Ben lisedeyken bir şair: "Birini seviyorsan ve sevdiğin kişi bunu bilmiyorsa sevginin ne anlamı var?" demişti. Bu sözden çok etki...