17 Kasım 2011

Kalbinizi ve Aklınızı Tutamadığınız An

İzleyin ve dinleyin. İnsanın kalbini ve aklını böyle yapan ne olabilir; bundan daha da büyük, daha da muhteşem dalgalar nasıl oluşur. Orada nasıl yaşanır, nasıl keyifli olur, nasıl acı dolu ve derin. Hiç hissettiniz mi?


Bundan sonrası dinmekle geçen günler, bazen haftalar, bazen aylar oluyor.

11 Eylül 2010

Nefes Terapisi Deneyim - 1

Öldüğümüzde uzun bir uykudan uyanmış olacağız. Gördüğümüz bir rüyayı, uyandıktan sonra zar zor hatırladığımız gibi, hayal meyal hatırlayacağız hayatı. Nice rüyada kaç insana aşık olduk, kaçından hoşlandık, nefret ettik veya korktuk, kaç insan adına üzüldük ve heyecanlandık. Uyandıktan sonra sanki hiç olmamış gibi sadeleştik ve yolumuza devam ettik. Öldüğümüzde de yaşamdaki tüm duygularımız sadeleşecek; hiç yaşanmamış gibi olacaklar. 


Nefes Terapisi Deneyim 1 - Dincer Ozturan

6 Eylül 2010

Hayatın değeri

'Unutulmak istemiyorsan, ya okunmaya değer şeyler yaz, ya da yazılmaya değer şeyler yap.' 


Benjamin Franklin'in bu sözünü söylediğimde bazıları 'unutulmamak' diye bir kaygım yok diyor. Ben de bu nedenle bu sözü söylemekten vazgeçip şunu söylemeye başladım: 


'Yazılmaya değmeyen şeylerle geçiriyorsun zamanını. Tamam yazılmaya değer olmasın; ama hatırlanmaya bile değmeyen şeylerle geçiyor zamanın. Senin bile hatırlamaya gerek duymadığın zamanlar. 


Ne kadarını hatırlıyorsan, o kadar yaşıyorsun demektir. Ne mutlu çok hatırlayana hayatını. 

11 Temmuz 2010

Ziyan

Sus,
Sessiz kal birazcık;
Mumun alevine yaklaş,
Gözlerin görünsün,
Mum kadar sessiz,
Mum kadar suskun ol.
Kolay değil anlatmak biliyorum.
Kendini çekip erkek gibi konuşmak.
Alevin kızarttığı silüetimde göreceksin,
Sakın söyleme,
Sus birazcık.

Sustuğunda,
Öyle bir parıltı göreceksin ki,
Tüm ziyadesiyle şırıl şırıl olacak,
Işıldamamak için çabalayan bir yıldız gibi,
Gizlenmeye ve unutulmaya çalışan.
Zamanını tamamlayıp yok olmayı bekleyen,
Değeri yitik ve garip.
Uzakta olacak ama sen duramayacaksın,
Kendini tutamayacaksın,
Yerinden kalkacaksın.
Attığın her adım,
Bir sevap olacak rahmine sunulmuş,
Hayrat tutacak kalbin,
Tüm ruhunu zenginleştirecek bir ödül olacak.

Sustuğunda,
Azimle yürüyeceksin,
Fırtınalar kopacak yoluna,
Depremler düşecek ayaklarına,
Saçların savrulacak oturduğun koltuğa,
Durmayacaksın,
Durdurulamayacaksın,
Zerre kadar şüphe gelmeyecek aklına,
Baldırlarındaki kuvvet toprağı utandıracak.
Kurtlar ve siyahlar seni takip edecekler,
Önüne çıkıp hırladıklarında,
Keskin dişlerini gösterdiklerinde,
Yüzlerine bile bakmadan devam edeceksin.
Gözlerin kısık,
Nefes nefese devam edeceksin.

Sustuğunda,
Bir ejder kambur olacak,
Yerdeki çamura batmış,
Havadaki suya dökülmüş,
Kazanmak için geldiği savaşta yenik düşmüş,
Bulutlar iyice daralacaklar seni gördüklerinde,
Altlarına kaçıracaklar korkularından,
Yağmur yağacak,
Zihnin doluya tutulacak,
Ama sen durmayacaksın,
Durdurulamayacaksın,
Zerre kadar şüphe gelmeyecek aklına,
Yüreğindeki zerafet melekleri utandıracak,
Günah simsarları aklını çelecekler,
Amin dediklerinde,
Kitaplarını gösterdiklerinde,
Yüzlerine bile bakmadan devam edeceksin.
Gülümsemeyeceksin bile,
Kavurarak devam edeceksin.

Sustuğunda,
Yolun sonuna geleceksin,
Erdemi kilit bir kapı göreceksin,
Önünde dikileceksin ve koklayacaksın,
Eskitilmiş bir gül demeti gibi kırık olacak,
Yaseminlerin dişi ucu gibi ıslak.
Sessizleştikçe keskinleşen bir tokmak,
Heybeti zaruri bir edayla,
Vuracaksın sertleştiği kapıya,
Kapı terleyene kadar vuracaksın,
Perişan edercesine tekrar tekrar,
Menteşeleri sökülürcesine,
İnim inim inleyene kadar vuracaksın.
Her vuruşunda üzerine ve gözlerine,
Dönerek düşen damlalar göreceksin.
Utanmadan vurmaya devam edeceksin.

Sustuğunda,
Parlak çivi başlarına gözün takılacak,
Sen amansızca vururken kapıya,
Armadanın gelişini göreceksin arkandan,
Rüya gibi esecekler ensende,
Sen parıltının peşinde,
Onlar kapının gürlemesinde,
Gittikçe yaklaşacaklar ezelden,
Her bir atın soluğunu duyacaksın,
Ayak sesleri gümleyerek yaklaşacak,
Beyninden aşağıya akacak,
Sen çoktan korkmaya başladığında,
Ve artık başka vururken erdemi kilit kapıya.

Sustuğunda,
Çivi uçları teker teker yaklaşacak gözlerine,
Tokmak her vuruşunda keskinleşecek,
Zangır zangır titreyecek kapı,
Gözlerini kapadığında beni göreceksin,
Açtığında kapının engerek yüzünü.
Seçemeyeceksin yolunu,
Kavimlerin günahına gireceksin,
Gözlerin ıslanacak,
Ama sen vurmaya devam edeceksin.
Tokmak her vuruşunda keskinleşecek,
Keskinleştikçe daha derin kesecek,
Kestikçe daha çok ağlayacaksın,
Erdemi kilit kapı üzülecek,
Ama sen gözlerin kısık,
Nefes nefese devam ve devam edeceksin.

10.07.2010 - DO - Fenerbahçe

14 Mayıs 2009

Kurallar ve Özgürlük Üzerine

Üzeride nefes aldığım ülkede, içinde yaşadığım toplumdayım,
Ailemin huzurunda, arkadaşlarımın yanındayım,
Kanunların ve kuralların arasındayım.

O kanun ve kuralların çoğunu bilmem;
Ne bana öğreten olmuştur, ne de soran.

Kimi gelenekten gelir, kimi devletten,
Kimi dini inançlardan, kimi kişisel tercihlerden...

Etrafımdadır hepsi.
Oramdan buramdan sıkıştırır, kendilerince adam etmeye çalışırlar beni.

Oysa o kanun ve kuralların çoğunu bilmem;
Ne bana öğreten olmuştur, ne de soran.
Değerlerimin, karakterimin uzaklarında duranlar için tanımlanmıştır çoğu,
Takmam kafama.

Hayatımın ekseninde çoğu ile hiç karşılaşmayacağım muhtemelen,
Birkaç beklenmedik dışında.
İşte onlarla aram iyidir;
Hiç karşılaşmamışlığın tazeliği ve güveni içinde,
Yüce adaletin sıcaklığıdır onlar,
Kimi zaman da kültürel zenginlik,
Kimi zaman da kutsal ruhun yol gösteren ışığı.

Özgürlüğümün çatıştığı diğerleridir;
Bildiklerim, boğuştuklarım: öğretilenler ve bana sorulanlar.

Özgürlük içimden gelen bir dürtü, o kanun ve kurallar dışımdan gelen kısıtlardır.

Kısıt olma halleri aslında yine benden gelir,
Ben izin veririm kısıtlanmaya.
Kısıt olma halleri illaki benden gelir,
Kimi zaman vicdanımdan,
Kimi zaman korkumdan,
Kimi zaman feda edemeyişimden,
Kimi zaman da açlığımdan,
Yani tümüyle zaaflarımdan.

Kısıt olmama halleri ise topluma göre
Aymazlığımdan ve umursamazlığımdan gelir.
Ve kimi zaman da cehaletimden..
Bu arada bunları ayırt etmek ne kadar da güçtür değil mi?

Bu kural ve kanunlara itaat etmemek;
Bir başka deyişle onları kısıt olarak algılamamak,
Belki de umursamamak
Yani daha da özgürleşmek,
Her zaman elimdedir aslında;
Bu güç her insan gibi bana da verilmiştir.

Çoğu öyle yumulmuştur ki öğretilenlere,
Bu kanun ve kurallara itaatsizliği aklına getirmez bile,
Kimileri o denli yumulmamıştır ve farkındadır olasılıkların;
Ama cezalandırılmaktan korkarlar.

Oysa itaatsizliğim her zaman cezalandırılmaz, çoğunun sandığı gibi.

Elimi kolumu sallayarak çiğneyebilirim birçok kuralı,
Kimsenin sesi çıkmaz; çıt çıkmaz.
Ve hatta akıllı olursam alkış bile alabilirim,
Ve hatta karizmatik ve isyankar bir kahramana dönüşebilirim,
Ve hatta yüz yıllar boyunca bir lider olarak anılabilirim,
Ve hatta bir güz meleği gibi dua toplayabilirim,
Toplumun, devletin ve dinin koruduğu kanun ve kurallara itaatsizlikten başka nedir,
Mustafa Kemal'in yaptığı,
ya da Zeki Müren'in,
ya da Bülent Ersoy'un,
ya da Nazım Hikmet'in
ve hatta İsa ve Muhammed'in.
İtaatsizlikleridir onların,
Onları onlar yapan,
Var oldukları alanda mihenk taşı kılan,
Bana öğrettikleri su altından..

Oysa itaatsizliğim her zaman cezalandırılmaz, çoğunun sandığı gibi.

Çoğunun öyle sanmasının nedeni,
Ya yüzeyselliklerinden gelir,
Belki de sinmişlik veya bezginliklerinden.

Başkalarının önünde soyunan insanın hayvansallaştığı inancıyla,
Sarılırlar kanunlara ve kurallara.
Özgürlüğü kaldıramazlar diğer bir deyişle;
Üşürler ve uzaklaşırlar;
Cezalandırılmaktan değil,
İtaat etmemekten,
Yalnız kalmaktan ve dışlanmaktan korkarlar.
Bir başlarına, yaşamda kendilerine verilen en büyük hediye ile baş başa kalmaktan korkarlar.
Kendi seslerinden, kendi ter kokularından utanarak yaşayanlar.

İşte bu nedenle özgürlük zordur; çok çok çaba ve çok çok cesaret ister.
İşte bu nedenle özgürlük zordur; büyük fedakarlıklar ve korkusuzluk ister.
Cesareti lise yıllarında tarih kitaplarında öğrenmiş, sonra filmlerin karelerine hapsetmiş,
Ama onu yaşamayı hiç denememiş, hiç cesareti hissetmemiş bir insan için imkansızdır özgürleşmek.
Problem kanunların veya kuralların varlığında değildir.
Problem toplumun ceza kitabında da değildir.
İnsanın keşmekeşliğinde, bezginliğinde, sorgulamaktan aciz zihniyetindedir.
Sonunda hiç böyle söylenmese de.. özgürleşmek haramın diğer ismidir.

23 Mart 2009

Sanat Eserlerinin Yorumlanması Üzerine

Hem arkadaşlarımla yaptığım tartışmalar, hem de bu site üzerinde yayınladığım şiirlere aldığım yorumlar üzerine sanat eserlerinin yorumlanması ile ilgili bir noktada fikrimi paylaşmaya karar verdim.

İnsanoğlu olarak enteresan bir durumumuz var. Bir edebi metin, bir makale, bir şiir okuduğumuzda veya bir resim gördüğümüzde, eserin sahibini şahsen tanıyorsak yaptığımız yorumlarla, eserin sahibini şahsen tanımadığımız durumlarda yaptığımız yorumlar arasında ciddi seviyede fark oluyor.

Eğer eserin sahibini şahsen tanımıyorsak, ortadaki esere odaklanıyoruz, eserin bize ne hissettirdiği ile ilgileniyor, eser içinde kendimizden bir parça bulduğumuzda esere bağlanıyoruz. Eser bize sıradışı birşey kattıysa veya hissettirdiyse, bunu başaran eser sahibini izlemeye başlıyoruz. Diğer eserlerini deneyimliyor ve kendimizi bu eserlerle ne kadar bütünleştirebildiğimizi tartıyoruz. Bazen beklediğimiz ritmi bulamıyoruz, diğer eserlerle bütünleşemiyoruz; bu durumda beğenmiş olduğumuz eserin ismini hafızamıza kazıyıp, genelde eserin sahibini unutuyoruz; umursamıyoruz. Bazen de eser sahibinin diğer eserlerinin de ruhumuzun sözcüsü olduğunu görüyoruz. Bu durumda eserden çok eser sahibinin ismi aklımıza kazınıyor ve onun koyu bir taraftarı oluyoruz. Seyrettiğiniz filmleri düşünün, klasik müzik parçalarını, romanları, şarkıları. Hepsi için bu geçerli.

Diğer yandan eser sahbini şahsen tanıyorsak, odağımız ortadaki eser değil, eser sahibi oluyor. Eserin bize ne hissettirdiğinden, eser içinde kendimizden ne bulduğumuzdan çok, eser sahibinin nasıl düşünceler veya hisler içinde olduğunu eserden çıkarmaya çalışıyoruz. Eserle ilgilenmiyoruz, onun sahibi ile ilgileniyoruz. Bir yerde eser sahibinin şifrelerini çözerek ona ulaşmaya çalışır gibi bir oyun içine giriveriyoruz. Oysaki yanlış yapıyoruz; peki neden?

Öncelikle sanatçılar bir eseri ortaya çıkarırken hisleri kadar ve hatta daha fazla akıllarındaki kurguyu kullanırlar. Sanat eserlerinin bir kurgu olduğu çoğu zaman unutulur. Zira eserin başarısı kurgusunu içine ne kadar sindirebildiği ile doğru orantılıdır. Eseri deneyimlerken, kurgu hissettiğinizde eserden soğursunuz, eser doğallığını kaybeder. Sanatçıların ana yetenekleri birşeyler hissetmek değil, yaratıcılıklarıdır. Bir düşünceyi, bir duyguyu tema olarak belirleyip, eseri deneyimleyen insanlarda bazen düşünsel bazen duygusal değişim yaratabilmektir sanatçının amacı. Diğer yandan, sanatçı kurgusunu her zaman bilinçli bir şekilde kurmaz; doğal yeteneği çerçevesinde yaşamın içinde birşeyin onu tetiklediği ve onun üzerine çok kısa bir sürede çok etkileyici bir eser çıkardığı da olur; ancak bilinen ve beğenilen çoğu üst düzey eser için bu geçerli değildir. Ancak bu durum etkileyici olduğundan, tüm sanat eserlerinin böyle rasyonel olarak çok da tanımlanamayan bir süreç ile ortaya çıktığı düşüncesi popülerdir.

Sanatçılar eserlerini ortaya çıkarmadan önce eskizler yaparlar. Ressamlar istedikleri formu yakalamak için defalarca karakalem çizimler yapıp, kullanacakları renkler üzerinde çalışırlar. Roman yazarları, bir romanı yazarken yüzlerce ve hatta binlerce sayfayı çöpe atarlar. Büyük ses sanatçıları dinleyicilere vermek istedikleri hissi yaratabilmek için saatlerce çalışırlar. Nihayetinde tüm sanatçılar en büyük eserlerini ortaya çıkarmak için kurgu yaparlar. Özgün bir kurgu yapabilmenin tek yolu da yaratıcılıktan geçer.

Bir eserin ortaya çıkması bazen yıllar alır. Eser sahibi eseri bazen hissettiklerini anlatmak, bazen hissetmek istediklerini anlatmak, bazen de hissettirmek istediğini başarmak için ortaya çıkarır. Bu nedenle, bir eseri deneyimlediğinizde, eserin size hissettirdikleri veya girdiğiniz düşünceler ile eser sahibinin hisleri ve düşünceleri arasında bir ilişki kurmak yanıltıcı olacaktır. Nasıl hortlak ve kafatası resimleri çizen bir çocuk sürekli korku içinde değilse, melankolik ve romantik şiirler yazan bir şair de sürekli acı ve keder içinde değildir. Korku filmlerinin yönetmeleri, o filmin çekildiği süreçte nasıl gergin olmuyorsa, atı şahlanmış bir Atatürk heykelinin heykeltraşı o eseri ortaya çıkardığı süreçte çoşku ve vatanseverlik duyguları içinde nasıl gezmiyorsa, bir polisiye romanının yazarı da, yaşamının o günlerini paranoyak bir şekilde geçirmeyecektir.

Sanat eserleri az veya çok kurgu sonucudur ve deneyimlenmek üzere paylaşılırlar. Bu düşünce ile eserleri deneyimlemek, hem eser sahibinin hakkını iyi vermenizi, doğru şekilde eleştirmenizi ve bir sanatsever olarak gerçekten birşeyler hissedebilmenizin yolunu açacaktır.

22 Mart 2009

Mezarda Günebakan

Artık ağzından dökülen herşey yalan,
Kızarmış iğnenin gözüme deyişi,
Yakan ve acıtan sözlerinin,
Döküldüğü heryer toz duman,
Her kelimesi bir alev topu,
Vurduğu kalbimde,
Parçaladığı zihnimde,
Kevgire döndürdüğü,
Yerinden söktüğü,
Aşkımsa yüreğe kalkmaya çalışan,
Yarası gerçek ve derinden acıyan.

Göz yaşı dökmeye ne zaman, ne sabır,
Limanı sulara gömülü bir kasabanın,
Yakamozun ortasında sallanan tek meleği,
Melek gibi ışıldayan direkleri,
Direklerin saplı olduğu gemileri,
Tümden şaşkın ve sahipsiz,
Edaları müzmin ve kederli,
Haritası yırtık ve kaygan,
Zuhur etmiş bir doğa felaketi,
Yani her bakışında kanayan,
Bende bıraktığı,
Yarası gerçek ve derinden acıyan.

En kıymetli mazeretimdin sen,
Sihirli bildiğim ve gizlediğim göz kapaklarıma,
Zihnimle bilediğim bir bıçağa,
Ay ışığında pırıltılı bir tırpana,
Keserken bileklerimi,
Senin gibi fışkıran yüreğimden,
Kan gibi kızıl bir gökyüzüsün,
Son deminde karanlığa gömülüşün,
Öncesinde yansıman denize,
Yağmur olarak üzerime inişinde,
Yüreğimi ıslattığı,
Yarası gerçek ve derinden acıyan.

Artık ağzından dökülen herşey yalan,
Erkin yarılmış bebeğim,
Zihnin bulanık, izbe ve karanlık,
Nezaretime ihtiyacın yok artık,
Ağrıyacak bir derinliğin de,
Senin gibi ışıldayan direklerin,
Direklerin saplı olduğu gemilerin,
Haritaları aklımda artık,
Zuhur eden sen,
Felaket tadında hayatımdan geçen,
Dağılan sen, benim ayakta kalan,
Yarası artık acımayan.

22.03.2009 - Büyük Ada - İstanbul

Nostalji

Sözde Şair'in Aşk Hakkındaki Yanılgısı

Ben lisedeyken bir şair: "Birini seviyorsan ve sevdiğin kişi bunu bilmiyorsa sevginin ne anlamı var?" demişti. Bu sözden çok etki...